Ay tutulurken... yolda...

Ufuk çizgisinde biten bereketli toprakların karanlığında, upu­zun bir yoldaydık geçen hafta...ve dolunay, buğulu bir ki­tabe gibi gökte asılıydı.

Nur yüzlü bir yol arkadaşıydı gece boyunca... Duru ve sakin izledi bizi; daldıkça camı yalayan kirpiklerimiz­den öperek, şefkatle...

Yol boyu tenimizi parlatan ışık sa­ğanağı, nehir kenarlarında pul pul yakamozlanıyor, meltem estikçe kavak yapraklarında yanıp sönen bir ateşböceği kafilesine dönüşüyordu.

Ne zaman başımızı kaldırsak orada mağrur ve sessiz parıldıyordu; eteklerinden puslu haleler sa­çan sihirli bir gümüş lira gibi...

Arada eflatun bir bulutun arkasına çekilip gizleniyor ve orada birkaç dakikada bütün mahcubiyetinden soyunmuşcasına cüretkâr, bu kez çırılçıplak bir raksa başlıyordu semada...

Kutsal kitapların yazdığı gibi, tanrının geceye de hükmet­mek üzere yarattığı bir büyülü ışıktı o...

Çevresi yıldızlarca kuşatılmıştı, onun kadar parlayamadığına yanan... ve biz yol boyu, hüzünlü şiirler damıttık gözalıcı ışığından...

Gerçi Fuentes'in dediği gibi, üzerinde o adamlar gezindi­ğinden beridir bizim romantik hayallerimizin tanrıçası olma özelliğini yitirmişti kısmen, ama hâlâ öyle güzel, öyle baştan çıkarıcıydı ki...

Gece boyunca ilham verdi hepimize; bayram şekeri tadın­da, ilk öpücük heyecanında... ve eski bir şarkı olup yerleşti di­limize; "Dün gece mehtaba daldım hep, seni andım/öyle bir an geldi ki, mehtap... seni sandım".

 

* * *

 

Sonra birden bastırıverdi kasvet...

Kalleş bir gölge, ağır ağır sokuldu dolunayın nurdan yüzü­ne... ve birkaç dakika içinde kara bir şal gibi tamamen örttü üzerini gece güneşinin...

Bir süre kıvranıp durdu ay ışığı, sonra tutulup kaldı ani­den...

Ölü bedenlere can veren o ürpertici buğusu hoyratça gölge­lendi.

Karanlık, hükümranlığını ilan etti dağ yamaçlarında... Boz­kır, siyaha teslim oldu.

Ay tutuldu, dilimiz tutulmuşcasına şaşırtarak bizi..

Aydınlık yüzü keder bulutlarıyla gölgelenirken, gözümüzü semaya dikip paylaştık sancısını...

Okşadık bakışlarımızla; doğum anında bir annenin terli saçlarını okşarcasına...

Öyle masum, öyle sessiz çekiliverdi ki başucumuzdan, daha kirpiklerimizdeki nemi kurumadan ışıklı busesinin, yokluğu­nun boşluğuna yuvarlandık ıssız bir yol ortasında, yapayal­nız...

Efkârlandık mahrumiyetinden...

Aya tutulduk, ay tutulurken...

Yollarda esmer tenli adamlar silah sıktı ayın karanlık yüzü­ne doğru; kurşun dökercesine gökkubbenin uğursuz mührü­nün üzerine... ve çocuklar teneke çaldı dolunayın ruhunu kurtarmak için, kara büyücünün elinden...

Bense durumu açıklarken "aydan dede"sini kaybetme telaşındaki oğluma; ne kara büyücülerden sözettim; ne de geze­gen sisteminden: "Güneşe tutkunmuş dolunay" dedim; "lakin karalar bağlamış, aralarına dünya girince..."

İzahat ne kolay, konu aşka gelince...

 

* * *

 

Gördünüz ya; yok bu yazının bir mesajı...

Sadece dolunaya övgü için yazıldı.

... o dolunay ki, yoldaşı geceyarısı hasretliklerinin... ilhamı sevda sözcüklerinin...

O dolunay ki, yüzyılda bir gölgelenir yüzü...

Eh, haketti bu kadarcık sözü
                                                                                                            CAN YÜCEL

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !